Latest Entries »

 

Sabah erken uyanınca perdelerin ardında, dışarıda (olmak istemediğim yerde) beni nasıl bir “hava durumu”nun beklediğini düşünüyorum hep, uyanınca yatakta kalmayı sevmem oysa, ne yeniden uykuya dalmak isterim / ne de baş ucumda bekleyen kitaptan bir kaç sayfa daha okumak. Bir an önce güne başlamak, kahve makinesinin düğmesine basmak, yüzümün solgun mutsuzluğunu aynada inceleyip avuçlarımı buz gibi suyla doldurmak, evin neresine gitsem peşimden gelen tekir kedimin karnını doyurmak gibi sıradan ve her sabah yinelenen eylemlerden kaçış olmadığını bilirim.

Pazartesi sabahları, konuşmak zorunda olmadan geçen / kendi içime ve evrenime gömüldüğüm haftasonu günlerinin bitimi olduğu; insan arasına karışmak ve iletişim kurmak zorunluluğu doğduğu için mutsuzumdur. Uzun zamandır böyle: Kimseye günaydın demek istemediğim / hal hatır faslının samimiyetsizliğinden müthiş sıkıldığım / iş ile ilgili konuşma ve görüşmeler başladıkça göğüs boşluğuma hapsolmuş dumanın zifir oranının arttığı günlerdir Pazartesi’ler.

Hava yağmurlu, Nisan’ı çoktan yarılamışken ilk değil de sonbahar ruh haliyle hazırlanıyorum yağmura. Kadife pantalon, siyah gömlek ve kazak, üstüne siyah pardesü, belki tam bir karartıya dönüşmemek için altın ve nefti yeşil dokuma bir şal, siyah bağcıklı ayakkabı ve siyah çanta. Annemi kızdıracak bir kıyafet aslında, bana pencereden el sallamaya hazırlanırken “Ermeni madamlar gibi olmuşsun” diyeceğini duyar gibiyim..

Pazartesi sabahları görünmez olmayı istiyorum, yağmura şemsiyesiz çıkmayı ( oysa artık bu da güvenli değil, yağmur suyunun içindeki asitler / radyoaktif maddelerden korunmak gerek) ve suyun görünmezliğimi sağlayan şeffaf kütlemin içinden aktıkça, zihnimin ve ruhumun şu yapışkan, istilacı zehir zerreciklerinden arınması gibi gerçekdışı bir hayalim var. Görünmez olmak ya da insanların içine karışmamak, ikisinden biri..

Ev benim en huzurlu sığınağım, hayal ettiklerim gerçekleşmedikçe günün hızla geçmesini ve akşam olup da sokak kapısını kapatınca, yeniden kedi mırıltılı suskunluğuma kavuşmayı beklemek zorundayım.

Zira konuşmayı istediğim tek bir insan var, o da annem!

hk, herhangi bir Pazartesi sabahı

 

Günlerden Pazar, aylardan Mart olunca içimde bir “bahçevanlık isteği” ile uyandım bu sabah. Saat henüz 6.38 idi, uykuya geri dönmenin anlamsızlığı çocukluğumdan ve annemden kalma bir alışkanlıkla birleşince, iş kıyafetlerimi giyip mutfak balkonunu boşaltmaya koyuldum. Zira balkonun sol köşesinde içi boş saksılar içiçe yığılmışlar, üstelik koca kış geçmiş, ben balkonu bir kere bile olsun temizlememiştim. Bu hafta balkon zeminini seramik karoyla kaplatmak gibi bir zorunluluk da ortaya çıktığı için, zaten balkonun boşaltılması gerekiyordu. Ne çok saksı, toprak, tabak taşıdım; içlerindeki bitkilerin benim kazıya gittiğim dönemde “bitki bakımından anlamayan” bakıcılar tarafından kurutulduğunu, ya da çürütüldüğünü düşününce, bu sene “bahçevanlığa soyunmanın” hiç de iyi bir fikir olmadığını geçirdim aklımdan. Ama biliyorum, yine dayanamayıp en azından 5-6 saksıma ekim yapacağım, tohumlar çimlenirken mutlu olacağım, hele yapraklar büyüyüp, çiçekler tomurcuklanınca değmeyin keyfime… Aklımda evirip çevirdiğim düşüncelerin gürültüsüne aldırmadan mutfak balkonundan, büyük balkona taşıdım saksıları.

Sonra balkonlar yıkandı, evin içinde yerler silindi. Nihayet,  uyandığım andan itibaren hayalini kurduğum “taze greyfurt suyu”nu hazırlayıp, oturdum harflerin başına. Yüksek Sadakât dinlerken, evin tüm pencerelerinin ve balkon kapılarının açık olduğunu farkettim; havanın puslu ve güneşsiz soğuğuna rağmen bedenimde / beynimde kendince -tik taklayan saat-   “bahar kapıda- , İzmir’de olsaydın kır papatyası topluyor olurdun”, diye fısıldadı. İrkildim, yaz aylarından hiç haz etmeyen biri olarak ilkbaharı koklayıp, içime çekmeyi özlediğimi farkettim. “…aklımın iplerini saldım”, diyordu şarkı ben tam da böyle hissederken, benim aklım olmak istediğim yerlerdeydi çoktan. 

Savaş uçakları Libya’yı bombalar, Japonya’da milyonlarca kişi radyoaktif sızıntı tehlikesi altında yaşar, tsunaminin yerle bir ettiği kentlerin ahalisi hayata tutunmaya çalışırken, baharın eşikte olduğunu hissederek,  küçük bir mutfak balkonunda saksı içinde bir bahçe hayal etmeyi sürdürmek ne garip aslında.. Sanırım bu gezegen üstünde birbiriyle sürekli çelişen hayat hallerinden biri bu:  Yalın ve şaşırtıcı.

 Hayatın öyle bir dönemindeyim ki, hep bir şeylerin yerine, aslında o şeyin yerini tutmayacak başka şeyler koyarak avutmaya çalışıyorum aklımı ve kalbimi.

İzmir’de olsaydım, Eski Foça kırlarına papatya toplamaya giderdim: Oysa Ankara’dayım ve 15 x 45 cm. boyutlarında bir saksıya papatya tohumları serpeceğim şimdi.

hk, 20.III.2011

 

Benim için uykunun aslında istenmeyen bir hal olduğunu düşünmeye başladım, zira yatağıma yatmamak ve uykuya kendi isteğimle dalmamak için, beynim ve bedenim yorgunluğa teslim olana dek direniyorum. Bu gece de kanepede başlayan rahatsız uykuyu yatağımda tamamlama niyetim, evin içinden gelen ve çocukluğumdan beri beni tedirgin eden garip çıtırtılar, tıkırtılar yüzünden boşa çıktı. Gözlerimi kapatıp yeniden uykuya dalma teşebbüslerim her defasında yeni bir sesle sonuçsuz kaldı, ben de uyumaktan tamamen vazgeçip kendime kahve yaptım ve yazmaya koyuldum. 

05.05 itibariyle yatağımın içinden çıkmadan, ama uyanık bir zihinle “bir fincan yasemin çayı”nı artık bu adresten yayınlamak zorunda olduğumu; 2006’da başlattığım ve “blogspot”ta edindiğim – yazı defteri-nin belirsiz bir süre için “erişilemez” hale geldiğini ( Digiturk ile Blogspot’un bağlı olduğu Google arasındaki telif hakları ile ilgili anlaşmazlık sonucu verilen mahkeme kararıyla) duyurayım istedim. Blogspot yazarları için ürkütücü bir süreç bu, hele yazılarını benim gibi -doğrudan blog defterinin sayfalarına yazıp, orada saklayanlar- için daha da zor. Dün akşam bu gelişmeden haberdar olur olmaz, son 5 senedir “aklımdan, başımdan, içimden geçenleri”, hayata ilişkin izlenimlerimi, fotoğraflarımı biriktirdiğim, biriktirirken de okurlarla paylaştığım  yazı defterime benim  rızam olmadan el konulmasına, defterin binlerce benzeri gibi bir kasaya kilitlenip, ulaşılamaz hale gelmesine giderek büyüyen bir öfke ve umarsızlıkla bakakaldım.

Neyseki blogspot yazarlarının yazı taslaklarını ve önceki yazılarını gözden geçirip, değişiklikler yapmalarını sağlayan ara yüzü henüz açık.. Bu sayede blogspot adresimdeki tüm yazıları metin olarak kayıt altına almayı başarabildim, ancak yazılarımla ilişkili görsel malzemeyi aynı yöntemle saklamam mümkün olmadı.

Uykumu kaçıran çıtırtıların hepsi ben uyanır uyanmaz kesildi, Akide kanepedeki uykusundan uyanıp yanıma geldi ve yorganın üstüne uzandı; sabah ezanı okundu, kahve fincanı çoktan boşaldı.

Günaydın hepinize!

hk, 3.III.2011

kukumav kuşu

kukumav1 Anneciğim bazen öyle yalnız hissederdi ki kendini: ” Yine kukumav kuşu gibi oturuyorum bir başıma” derdi bana telefonda. Hep aynı sahne var gözümün önünde, körfeze bakan  ve yere kadar inen pencerenin önündeki berjerinde, tül perdeyi ve güneşliği koltuğun sırtına toplamış, oturuyor. Belinden sola doğru döndürdüğü bedeniyle, sol kolunu yasladığı yastığın yumuşaklığına abanarak caddeyi, denizi, palmiye ağaçlarını izlemekte. Yelken yarışlarını, kaldırımda yürüyenleri, otobüs durağında bekleyenleri, Bostanlı vapurunu, akşam servisleri ile evlerine gidenleri.. Köşesinde oturur ve dışarıyı seyrederken zihninden neler geçtiğini, onu üzen ve endişelendiren yaşam hallerini nasıl kabullendiğini, benim telefondaki sesimi duyunca nasıl baharlandığını, o yapayalnız günlerini nasıl geçirdiğini merak ediyorum şimdi. Merak ettiğim ne varsa yanına alıp götürdü oysa, bir kere bile anlatmadan / bir kez bile bana sarılıp gözyaşı dökmeden…

“Kukumav (Athene noctua), baykuşgiller (Strigidae) familyasından küçük bir baykuş türü. Kırsal bölgelerde tarlaların ve bahçelerin yakınlarında yaşar. Özellikle bu yeşillik yerleri sever”, diyor ansiklopedi.
Ne garip, ufak tefek bir kadındı anneciğim; bitkileri / çiçekleri onun yaşamının en büyük zevki ve tesellisi olmuştu her zaman, onlarla uğraşmaya başladığında zamanı / yemeyi / içmeyi unutur; yorulduğunu bile farketmezdi. Kendini “kukumav kuşu”na benzetmesi bir tesadüf değildi belki de…

Acaba biliyor mudur, o gittikten sonra benim de bir “kukumav kuşu”na dönüştüğümü…

hk, 4.12.2008

nese-special

I took a long and lonesome walk through the miniature gardens of heaven; some of them were nicely designed and decorated with season’s plants: Primroses, forget-me-nots, chrysanthemums, roses and nameless twining plants have grown within the marble borders of solitude. Whereas some others were like virgin forests: Dark, jumbled, cold and whispering. I stopped every once in a while to listen to their speechless words, confused minds and darkened thoughts. They hushed as I stopped, and whispered again as I walked away. And then there were gardens with artificial flowers: Plastic roses in white, yellowish pink, and red, however not placed in marble vases, but were “planted” in the soil of remembrance. Because of the grayish dust covering their petals, they looked as lifeless as their owners.

It was a long and lonesome walk through the miniature gardens of heaven: And I sat down by the small, beautiful lavender bush that crowns her chest; touched the sweet scented leaves and thought of her lavender perfumed smile.

jt, 30.12.2008

wiethold-neden-uzaklara-gidiyorsun

wiethold, neden uzaklara gidiyorsun

Herşey tesadüflerden ibaret değil miydi zaten? Şöyle dingin bir kendi kendinelik kolayca itiraf ettirecektir sana da, haydi söyle yüksek sesle : “Herşey tesadüflerden ibarettir.” Öyle ki onlar üstüste ve birbirileri ile hiç de ilgili olmayacak şekilde üşüşüverirler; biz de zannederiz ki ” bir önceki bir sonrakinin yerini / yuvasını hazırlıyor”. Yoktur aslında öyle bir şey, her biri biricik evrenini yaratmış, orada var ve yok olmaya hazırdır. O evrenlerin içinden geçen bizizdir, deniz seviyesinden yükselir ve sis tabakasının içine dalıveririz. Sis nereden ve ne zaman geleceğini bilemediğimiz “iyi ve kötü tesadüfleri” saklamaktadır. Uzun yol yolculuklarında otomobilin ön camına çarpan kelebekler, şeffaf kanatlı böcekler, eşek arıları gibi. Biz ona, o da bize rastlayacağını bilmez; çarpışma anının “irkilmesi” geçtiği anda bu olup bitenin bir tesadüf olduğunu da unutuveririz zaten. Zira bu yeni durumu hemen içselleştirir, evcilleştirir, kabulleniriz. Kabullenmek, bu beklenmedik durumu beklentilerimizle buluşturmak, onu yavaş yavaş sarıp sarmalamak, tesadüfü tesadüfi olmayan ile yoğurmaktır.

jt. 30.11.2008

introduction

zarf 

 

My life is stuffed with “things” and ” memories” which I do not know what to do with ; how to handle, or even how to keep in order. They need to be restored, replaced, reconsidered, reduced, reviewed, reevaluated, revised, revoked, rearranged, recaptured, regained, repaired, realized, resolved, reclaimed, refused, reconstructed, regretted, relinquished, reversed, redeemed, rehearsed, rejected, reserved, revitalized and recalled… 

And “writing” is like a window in my attic, it reveals my-inner-self to the outer world of boredom. Read if you wish, respond if you can, and do not hesitate to hush as I am familiar with silent readers.

jt, 29.11.2008